25 Eylül 2013 Çarşamba

ANAFEN DERSANELERİ, FETOŞ'UN ORDUSUNA ASKER YETİŞTİRİYOR


FETOŞ'UN ÇOCUKLARIMIZA HAZIRLADIĞI HAİN TUZAK:

ANAFEN DERSANELERİ,
               İMAMIN ORDUSUNA ASKER YETİŞTİRİYOR

Kenan Akkuş (esrehber)
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=462148717225312&set=pb.100002905645532.-2207520000.1380152622.&type=3&theater



MUTLAKA OKUYUNUZ

Bir dersane sahibinin anıları - Fettullah kimmiş?

Dershane yoğunluğu ile Fethullah'ın eğitim sisteminde neleri değiştirdiğini anlatmak için ancak fırsat bulabildim. Konu gerçekten çok geniş. Belki dile getireceğim şeyler pek çok arkadaşın bildiği şeyler. Buna karşın olabildiğince ayrıntıya inerek ülkenin bu hale gelişinin en büyük sorumlularından birinin nereden başlayıp nereye geldiğini özetlemek istiyorum. Ne tür bir eğitim aldığı belirsiz, Cumhuriyet içinde medrese mantığını taşıyan "salya sümük ağlayıcı" bu adam buraya nasıl geldi? Ne yazık, benim yaptığım işi yaparak: Dershanecilikten. Çok ilginç, bugün varlığını bile kabul
suçlunun da iyi çalışmayan, "Bu paraya bu kadar iş." diyen milli eğitim öğretmenleri olduğunu düşünürüm. Bu, ayrı tartışılması gereken bir konu.

1980'li yıllarda, idealizmin her aşamada sonlanmasından, "yorgun demokrat"ların kendin dertlerine düşmelerinden sonra bozulan eğitim, gençleri dershaneciliğe itti. Ülkenin her yerinde onlarca, yüzlerce dershane açılmaya başladı. 1990'a kadar cesareti olanın denediği bu iş kolu, o yıllardan sonra ayrı bir meslek grubu olarak
gelişmeye başladı. 1990'a kadar açılan dershanelerin çok büyük çoğunluğu, milli
eğitimden ayrılmış girişimci öğretmenlerin ortaklaşa kurduğu dershanelerdi. Azınlık olan da "Akyazılı Dershaneleri" adıyla İzmir'de başlayan, Fethullahçı grubun dershaneleriydi. Öğretmenlik mesleği dışında biri, neden eğitim sisteminin can alıcı
noktalarından birine niçin girer? O günlerde bu sorunun yanıtını vermek zordu. Herkes, bunun küçük bir dini hareket olduğunu düşünüyor; bu durumu kimse
ciddiye almıyordu.

1986'da, Isparta çevresinden henüz dershane bulunmadığı için, iki basamaklı sınavın birincisinden sonra, bir buçuk aylık arayı değerlendirmek için İzmir'e gittim. Kadifekale'ye yerleşmiş hemşehri varoşçuluğunun etkisiyle Akyazılı Dershanesi'ni
tanıdım. O yıllarda İzmir’de pek az dershane adı anımsıyorum. Basmane'deki dershaneye kaydoldum. Bozyaka girişindeki özel okulu da yurt olarak
kullanıyorduk. İkisi de Fethullah'ındı . Okulun yatakhaneleri, en üst kattaki spor salonu, o tarihlerde pek az okulun ulaşabileceği modernlikteydi. Ayın sonunda olağanüstü spor salonunda moral gecesi düzenlendi. VHS videoya kaset kondu. Fethullah Gülen'i ilk defa orada gördüm. Cumhuriyet karşıtı eylemlerinden dolayı aranıyordu. Kasette Fethullah "Kıbrıs'ı Yunanlılara terk etmeliyiz, oradaki Türkler,
Türklüklerini yitirmişler." diyordu. Bu cümlelerden sonra on kişilik grup geceyi
terk ettik. Fethullah, bu garip tümcesiyle aklımda kaldı.

Üniversiteyi Ankara'da, Hacettepe'de okudum. 90 yılına kadar da çevremde Fethullah Gülen'le ilgili dikkat çekici bir yapılanma görmedim. Bunun, Hacettepe'nin demokratik yapısıyla ilgisi olabilir, bunu şimdiye kadar düşünmedim. Sanırım Fethullah'ın işi, Türkiye dershaneciliğinin başlangıç noktası İzmir’deydi daha çok.

93'te Kayseri'ye atamam yapılınca, Fethullah'ın bu boşluğu nasıl değerlendirdiğini gördüm. Nevşehir'de, Kayseri'de çok yoğun bir örgütlenme içindeydiler ve Fethullahçıların yaptıkları işler, artık dershaneciliğin amaç dışında ve üzerindeydi.
Yalnız Nevşehir'de, Kayseri'de "Serhat Dershaneleri" adıyla değil, ülkenin her yerinde... Isparta'da Gölcük, Konya'da Sabah, Ankara'da Maltepe, İzmir’de Körfez,
İstanbul’da FEM... Ülkenin her yerinde farklı adlarla dershane sektörünü ele geçirmiş durumdalar. Yüz bin dershane çalışanının büyük çoğunluğu onların elindeki öğretmenlerden oluşuyor ve iç düzenekleri "tayin" esasına bağlı. Himmet felsefesine göre asgari ücretin biraz üzerinde çalıştırılan öğretmenler, Fethullah dershanesinden Fethullah özel okuluna, oradan Türk Cumhuriyetlerdeki okullara tayin esasıyla
çalıştırılıyorlar.

Sistemleri özetle şu: Bulundukları illerde muhafazakar insanlarla, ticari bağ kurup iletişime geçiyorlar. Hemen her ilde, dershane ve okulların sorumluluğunu üstlenmiş büyük bir ticaret adamı var. "Himmet" adı altında bağış toplanıyor. Yani gelirleri yalnızca özel öğretimden değil. Bağışlar ve özel okullardan toplanan paralarla "Işık Evleri" açılıyor. Işık Evleri'nde yoksul ve zeki çocuklar barındırılıyor. Öğle yemeği yiyecek parayı bulamayan genç, iyi niyetle onların arasına düşüyor; kendini onlara borçlu hissettiği için yaşam boyu ellerinden kurtulamıyor. Işık Evleri, bulundukları illerin en iyi semtinde. Sözgelimi Kayseri'de, en lüks semt Alparslan Mahallesi'ndeler. Kayseri'de kiralar avro üzerindendir ve yıllık üç bir avro ile yedin bir avro arasında kira istenir. Işık Evleri en az beş bin avroluk evlerdir. Rastlantıyla alt katımda ve üst katımda Işık Evi vardı. Apartman yaşamını yeni tanıyan yoksul aile çocukları, Türki
Cumhuriyetlerden gelen öğrenciler, lise öğrencileri; hatta ilköğretim öğrencileri evin
müdavimleridirler. Evde kimin yaşadığını belirlemek olanaksızdır. Size ikamet verirken bin dereden su getiren muhtar onlara bu ikameti nasıl düzenler, mahalleden sorumlu polis karakolu, onca şikayete rağmen neden evleri basmaz; bilemezsiniz. Komşulara Fethullah kitapları hediye ederler. Aynı şeyi bana denediklerinde karakola düştüğümüzü, orada ben "Burası hücre evi midir?" diye ortalığı ayağa kaldırırken saflıkla karakol amirinin özür diletmesiyle eve döndüğümü, büyük bir fırsatı kaçırdığımı utanarak yazmak zorundayım. 

Poliste Fethullahçı yapılanmanın çoktan tamamlandığını o anda düşünemedim.
Ben karakoldayken evin yarım saat içinde boşaltıldığını öğrendim. Çok seri
biçimde arabalar evimizin önüne yanaşmışlar ve apartmandan otuz öğrenci bavullarıyla birlikte çıkmışlar. İki evin de sahibi tek kişiydi, tahliyesini istediğimizde yanıt şuydu: "Niye çıkarayım, her yıl aynı gün beşer bin avroyu tanımadığım birileri
getirip elime sayıyor. Niye çıkarayım ki?" Işık Evleri'nde, yurtlarda, özel okulların
yatakhanelerinde Atatürk karşıtı söylevler veriliyor. Gece yarısı zikir sesleriyle
uyanıyorsunuz. Herkese işleyen kanunlar bunlara işlemiyor. Herkes merak ediliyor, bunlar edilmiyor.

Kayseri'den örneklemeye devam edeyim. Burada "Hisarcıklıoğlu, Yelkenoğlu, Kılıçaslan, Akansu..." gibi özel okulları var. Servis şirketlerine kadar Fethullahçıların kendi ellerinde. Türkiye çapında da marka olmuş Kayserili işadamları, iş ilişkilerinde
"Benim çocuğum da orada..." diyebilmek için, yani ticari ilişkilerini zinde tutmak
için, çocuklarını o okullara gönderiyorlar. Karşılarındaki tek rakip TED Koleji.
Fethullah'ın Kayseri'deki temsilci iş adamı bir benzin istasyonu sahibi. Yaptığı göstermelik iş, bu. İl genelinde 12 bin öğrencilik dershane öğrencisinin yüzde altmışı onların elinde. Dershane binalarının pek çoğu kendilerinin. Fen lisesi, kaliteli Anadolu lisesi öğrencileri ücretsiz ya da başarısına göre aylık verilerek alınıyor. M1 adını
verdikleri derece sınıfları oluşturarak, rekabet ortamı isteyen çocukların o sınıflara
yalvararak girmesini sağlıyorlar. Kayseri'de Serhat Dershanelerine giden 8 bin öğrencinin elli kadarı derece için yetiştiriliyor; diğer çocuklar finansör olarak dershaneye alınıyor. O öğrencilerden de ailenin izlemediği, orta halli, öğretmenlik gibi bir mesleğe ulaşabilecek çocuklar belirlenip Işık Evleri'ndeki abilere, ablalara
teslim ediliyor. Abla, abi gibi derecelendirmeler, bir üst noktaya çıkmaya çalışan delikanlıya cazip geliyor. Derece arttıkça gizli bilgiler, sorumluluklar, takiyye eğitimi artıyor. Derece için olağanüstü yoğunlukla yetiştirilen öğrencilere her ilde derece
yaptırılıyor; bu da sonraki yılın eğitimden anlamayan velilerinin dikkatini çekiyor. Veli zannediyor ki çarpım tablosunu bilmeyen çocuğunu Fethullahçı dershaneye teslim ederse doktor olarak teslim alacak. Olağanüstü bir sahtekarlık, olağanüstü bir
vicdansızlık. İnsanların umutlarıyla oynamak...
Kayseri'de yüz civarında Işık Evi'in bulunduğundan söz ediliyor. Öğrenciler üniversiteye girince de kalacakları yerlere kadar ayarlanıp örgütle bağlantılarının sürmesi sağlanıyor. Genç, mezun olduktan sonra bağını koparamıyor; artık "Himmetçilik" anne babanın bile yerine geçmiştir. Çocuk, evleneceği eşinin bile yukarıdan gelen emirle belirlenmesine karşı çıkmıyor. Çevrem, ilk başlarda
tehlikenin ayrımına varmayan; örgüte kaptırdıkları çocuğu geri alamadıkları için
ağlayan anne babalarla dolu.


Genç, sonsuz dünya düşüyle; Atatürk'ü dışarıda öven, içeride lanetleyen bir bilinçle yetiştirilerek, tümüyle takiyyeci bilincin davranış biçimine ulaşıyor. Erkeklerin saçları uzuyor, kot montlarının ceplerinde Said-i Nursi'nin risalelerini taşıyıp her
fırsatta okuyor, okutuyorlar. Yalnız, Türki Cumhuriyetlerdeki okulların amaçları
farklı. Onlar daha çok Amerikan tarzı, İngilizce ağırlıklı dersler veriyorlar. Bu yüzden
Türki Cumhuriyetlere daha çok kendi bünyelerinde yetişmiş İngilizce öğretmenleri gönderiliyor.

Daha kötüsü, daha şaşırtıcı olanı; dershane piyasasında kullanılan kitap, yaprak test, tarama, deneme gibi yayımların ülke çapında yüzde doksan beşine Fethullahçılar hükmediyor. Güvender Yayınları tümüyle onlara ait. Türkçede, Köy Enstitülerini eleştiren, Dil Devrimi'ni derinden derine iğneleyen on binlerce yazıya rastlayabiliyorsunuz. Bu konular, bir şekilde çocukların beynine yerleşiyor.
Kaynak, Fem, Pi Analitik, Sabah, Körfez gibi ülke çapındaki pek çok yayın grubu onlara ait. Zaman Gazetesiyle birlikte deneme veriyor, Türkiye Geneli sınavları yapıyor, bir şekilde öğrenciye "Kendi konumun hakkında en iyi veri alabileceğin yer Güvender'dir. " mesajı veriliyor. Herhangi bir öğrenciyle, hangi aile yapısında yetişmiş olursa olsun Güvender'e bağlı yayınların farklı amaçlı olduğunu, kalitesiz
olduğunu tartışabilmek, öğrenciyi buna ikna edebilmek, şu anda gerçekten
olanaksız. Asker bile çocuklarını onların dershanelerine gönderebiliyor.

Okulların bütün resmi verilerini kendi dershaneleri için kullanabiliyorlar. İyi durumdaki bir öğrencinin evi Fethullah'ın dershanesi tarafından arandığında şaşırıyorsunuz. İstedikleri her türlü bilgiye kolaylıkla ulaşabiliyor ve bu bilgileri sanırım yalnız dershane için kullanmıyorlar. Internet ortamına "tümüyle" hakimler. Her yere sızıyorlar. Referanslı üyelik önerimle daha çok bunu düşünmüştüm; ama onu bile aşabilirler.

Her ildeki bu yapılanmanın ülke boyutunda nerelere ulaştığını siz tahmin edin. Paralar hangi yolla, Fethullah'a nasıl aktarılıyor, belirsiz. Ama himmet adındaki bağışlar, özel okul gelirleri, dershane gelirleri, yayın gelirleri ile inanılmaz bir ekonomik hakimiyetleri var. Onları devirebilmek olanaksız. Banka bağları, inşaat sektöründeki eylemleri, Shell gibi uluslararası firmalarla bağlantıları benim mesleğimin dışında kalan, yorumlayamayacağım şeyler. Orduya sızma boyutu da öyle. Genç teğmenlerin onursal kılıçlarını Fethullah'a armağan ettiklerini duyuyorum. Gazeteler, Amerikan tarikatlarıyla bağlar; daha sayılabilecek onlarca örgütsel etkinlik... Basit bir benzetme ile, Cumhuriyet adında bir ağaç eviniz var. Çocuklarınızla o evde mutlusunuz. O evin altındaki ağaç kurtlar tarafından kemiriliyor. Bir gün ağaç yıkıldığında ya çocuklarınızla birlikte yıkılıp öleceksiniz ya da çocuklarınızın o kurtlara dönüşümünü izleyeceksiniz. "Ben demokratım, çocuğum düşüncelerinde özgürdür. Neye inanırsa onu yaşar." derdi yorgun demokratlar. Umarım bu söylemden vazgeçerler; çünkü çocuğunuzun ellerinizden kayıp gittiğini görürsünüz ve çaresiz kalırsınız. Adı Deniz olan, Taylan olan pek çok Fethullahçı genç olduğunu söylesem şaşırır mısınız?

Prof. Necip Hablemitoğlu' nun altın şirketlerince öldürüldüğü lanse edildi. O, Fethullah'ın iç yüzünü belgelediği "Köstebek" adlı kitabının ilk sayfasına düştüğü bir numaralı dipnot yüzünden öldürüldü: "Bu, bu adamla ilgili hafif çalışmam. Daha
büyük çalışma bin sayfa dolayında, hazır; düzeltmeleri için uğraşıyorum. O kitapla
işim bittiğinde Fethullah'ın kim olduğunu daha iyi anlayacaksınız. " "Köstebek" kitabını piyasada bulamıyorsunuz. İkinci kitabınsa ne notlara var piyasada, ne adı...

Dershanecilikle başlayan, ülkeyi karşı devrimin zaferine götüren olgunun mantığı bu arkadaşlar. Bu eylemlerin Emperyalizm' in denetiminde gerçekleştiği açık. Kanımca her eylemleri dışarıdan planlanıyor. Kimlerle ne tür ilişkilere geçecekleri, kimi ortadan kaldırmaları gerektiği, zeki planlar dahilinde Fethullahçılara veriliyor. Fethullahçıların böyle bir organizeyi yapabilecek zeka ve duyusal birikime sahip olduklarına inanmıyorum.

Ben, insanlara elimden geldiğince mesleğimle ilgili neler yaptıklarını anlatmaya çalışıyorum. Elimden gelen daha fazlası değil. "Enseyi karartmayalım. " deyim oldu Çetin Altan'ın sayesinde; güzel bir umut sözü. Ama bana şu an anlamsız geliyor. Ense çoktan karardı bile... Hasan Sabbah'ın intihar fedaileriyle karşı karşıyayız. "Şakirtler" bu dünyadan çoktan vazgeçmişler. Yeni bir Ulusal Kurtuluş Savaşına gereksinim duymamayı dilemekten başka yapabilecek bir şeyim yok... Lanet olsun ki; yok, yok, yok! Anlatacak sayfalar var, umut yok.